Language:

Article Halı No 130

Manfred's Mission

The Bieber Project's naturallydyed carpets and kilims reflect the passion and commitment of its instigator, the German scientist Manfred Bieber. Udo Hirsch investigates the man and his mission.

In the autumn of 2002 I was one of the people who made their way to the city of Würzburg in the Franconia area of Germany for 'The Last of the Mohicans', an exhibition of work by the Bieber Project. There, at Werner Brandl’s Galerie Kelim, I saw a retrospective display of pile rugs and flatweaves produced in Turkey by the project between 1982 and 2002.
Obviously this story has nothing to do with James Fenimore Cooper’s tale. Rather it teils the tale not only of 'Bieber', as the local people call the German founder of the project, but of Mehmet and Isa from the village of Iğdır on the slopes of Mount Ararat, of the people of Kavaçik in Istanbul, of Yorgo the Greek and the women weavers of Yüreklı Köyü, a mountain village in western Anatolia. It is also a story of the meeting of East and West, and of dedication to that unique cultural asset - the handmade oriental carpet.

The period of the cultural decline of the oriental carpet was the starting point for Manfred Bieber's tireless rescue attempts. His interest in carpetdyeing technology dates back to the late 1970s, when he was a Student of chemistry at Würzberg University. Then, for the ten years between 1973 and 1982, he was involved in field research on natural dyeing in Anatolia. Towards the end of this time he moved to Istanbul with his wife and family, taking up a teaching post at an elite boys' school, the Erkek Lisesi. There he became interested in the idea of setting up a Workshop where traditional weaving and dyeing skills could be revived.
At much the same time Harald Böhmer was setting up the DOBAG Project in collaboration with Marmara University, and a number of other Turkish, European and American entrepreneurs were trying to gain a foothold in the potentially profitable new business of vegetabledyed carpets and flatweaves.
In 1983 Bieber began to assemble his team. He trained Mehmet and Isa Abuşka from Igdir on Ararat in northeast Anatolia as dyers and wool specialists. Yorgo, a Greek copper merchant from the Istanbul bazaar, turned out to be an enthusiastic promoter of the project. Susan Altin from Malatya, who had worked in Hereke for many years as a master-weaver, headed the Workshop in Kavacik on the Asian side of the Bosphorus, in which twenty girls and women from nearby settlements worked.
Bieber had gathered Information about wool fermentation on his excursions to Anatolia with his colleague Bernhard Fröhlig, also a teacher at the Erkek Lisesi, who had his own carpet project in the Milas region. In Soma, near Bergama, they had learned from an old dyemaster of a technique involving fermentation with sourdough and wheat bran prior to dyeing with plant extracts. He decided to try out some of the old recipes himself, subjecting the finished carpets to three months of rigorous but unconventional testing, according to the formula: "Three days sheepfold, three days mountain stream, three days highland sun". The traditional method proved successful, producing fast, saturated colours.
Another important step was the rediscovery of the old method of producing purple hues from madder. Bieber benefited in this discovery from tips provided by the Russian ethnographer Valentina G. Moshkova, who learned about colddyeing during her expeditions to the rugweaving tribes of Central Asia between 1929 and 1945.
Soon rugs from the Bieber Project began to turn up with evergreater frequency in Yorgo's shop in the Istanbul bazaar, where they were bought primarily by members of the city's expatriate European Community. The project's rugs have always been relatively expensive. The lengthy preparation of the yarn by the fermentation process and the high quality of the handcombed, handspun wool dictate a steeper price level. For an annual production of only three hundred Square metres of carpets the Bieber Project requires 1,500 kilogrammes of wool yarn - something which can only be achieved with great effort, especially since pastoral agriculture in eastern Anatolia has almost completely collapsed as a result of political conflicts in the region. One Spinner can produce just one kilogramme of pileweaving yarn per week.

In the mid 1980s economic factors, as well as disagreements between Mehmet and Yorgo, led the project to relocate to Yürekli Köyü in the Bergama region, where the local weavers are skilled in traditional techniques, but over time their design repertoire had become tired and rigid. The aim of the Bieber project is to revive the tried and tested patterns, breathing new life into the weaving process. Knotting and weaving are only carried out during the winter months so as not to disrupt the yearly rhythm of the weavers and their families.
At present production at Yürekli Köyü runs at about four hundred Square metres of pile rugs and a hundred Square metres of kilims each year. Despite the relative expense of the weavings, they are keenly sought after by collectors, connoisseurs and discriminating buyers who look for a longlasting, functional but ultimately noncommercial product. In this respect, the buyers' demands are not so different from those of an earlier generation who first acquired, several hundred years ago, the noble carpets that we admire so much today.
Ultimately it is the hand preparation of the high quality east Anatolian highland wool that sets the Bieber production apart from anything eise available on the Turkish market. None of the women like combing the wool, but machinecombed wool lacks the character of handcombed, handspun wool which instantly creates its own lively effect - an effect typically seen in antique Anatolian textiles. I have often heard Manfred Bieber say, "You need to have been a sheep yourself for a long time in order to understand what wool is". Many of those involved in modern carpet production have still not got this message.

GÜNDEM ZAMAN - Cumatesi 9 Temuz 2005

Geleneğin dirilişinde Alman emeği

GURBETJN GÖKKUŞAKLARl
Timofey Neşitov, Esat Semiz

"Oooh bee!" diye gururla açiyor elindeki Türk halısını Manfred Bieber, o Anadolu insanına has duru tavır, özentisiz şive ile. Capcanlı desenleri avuçları arasında sevgiyle gezdiriyor ve diyor ki, "Tabii renklerle suni renkleri kolayca birbirinden ayırt edebilirsin. Çünkü suni renkler cıyak cıyak bağırır. Buna karşılık tabii renklerde bir ahenk görürsün." Türk halılarında en çok kullanılan rengi soruyoruz. "Kırmızı, kırmızı, kırmızı!" diyor yine Anadolu insanını aratmayan tevekkülle sarmaş dolaş olmuş sevinçle. "Sonra sarı, mavi, yeşil, mor!" Ve orijinal Türk morunu nasıl buldu ğunu hikaye ediyor bize.
"Istanbul'da Erkek Lisesi'nde öğretmenlik yapıyordum. Bir taraftan da kiraladığım laboratuarımda tabii mor rengini bulmak için kökler üzerinde araştırma yapıyor, fakat bütün çalısmalanma rağmen, bir türlü bu renge ulaşamıyordum. Bir gün çalışırken içeri polisler doluverdi ve ruhsatname yok diye beni karakola götürdü. Her şey olduğu gibi atölyede kaldı. Karakolda bir hayli kaldım. Öğrencilerimden birinin babası emniyet müdürüymüş. Beni salıverdiklerinde atölyeye kostum. Bir de ne göreyim! Meger mor rengi, köklerin oda sıcaklığında uzun süre bekleyip mayalanmaya başlamasıyla olusmuyor muymuş?"
Manfred Bieber'in yolu Türkiye'ye 1981 yilmda düşmüş. Yaninda ailesi ve Anadolu tekstil sanatina duyduğu ilgiyle Türkiye'ye gelen biyoloji ve kimya ögretm eni, Istanbul Erkek Lisesi'nde ögretmenlik yapmiş. Ancak sadece öğretmemiş o! Öğrenmiş de. "Bana sorsalar diyor, 'Senin üstadm kimdir, nerededir?' Türk köylerindedir derim, keçi kilmdan yapilmiş siyah çadirlarda. Üniversitede değil!" O da bunun üzerine başlamiş yine öğretmeye. Bergama'da, Iğdir'da, Hakkari'de, Konya'da hiç bir eğitim almamiş insanlara boya tekniğini öğreterek geleneğin direnişine katkida bulunmuş. Ancak bu projeler devasa kültür içerisinde sadece bir kaç adaciği oluşturuyor ona göre. Bununla birlikte Bieber'in Türk halıcıliğına katkisi o kadar büyük kiz, uzun yillara yayilan çalişmalari sonucunda 300 yıl önce dokunmuş hahlann tekrar aslina uygun bir şekilde üretilmesini sağlamiş ve bunu bu işe gönül veren insanlara da öğretmiş.

Anadolu aşığı bir Bavyeralı
Würzburg yakınlannda yaşayan Dr. Manfred Bieber, hayatının önemli kısmını Türkiye'de geçirmiş, Anadolu halılarına aşık, ipek bakışlı bir kimya öğretmeni. Zaman'ı Bavyera eyaletine has o güzelim tepelerden birinin üstünde, Waldbrunn kasabasında, berrak renkli halılarla süslü evinde ağırlayan Bieber, Türk halıcılık geleneğine nasıl merak sardıgını, Anadolu köy insanıyla nasıl kaynaştığını ve silinmeye yüz tutmuş bir halk geleneğinin dirilmesi için nasıl da hayat boyu mücadele ettiğini anlattı...

Tüketim kültürü geleneçi öldürüyor
Bieber'e göre Türkiye, tekstil sanati alamnda muazzam potansiyele sahip bir ulke. Ne var ki bu potansiyelin varligi 1984 yihna kadar anlaşilamamiş. Ne zaman ki, Vakiflar Müzesi ilk defa bilinçli bir şekilde konuya el atmiş, ülkenin bu alanda ne denli zengin olduğu ortaya çikmiş. Bieber, kendi kültürünü birakip da Avrupa'ran saçmaliklanyla ilgilenenleri affedemiyor ve Türk kültürünün özellikle tekstil alaranda acil ve yoğun bir ilgi beklediğini söylüyor. Hele hele Türkiye içinde bulunduğu muazzam ekonomik canlanmadan yararlanarak bu sektöre el atarsa ve bir de geleneğgin yaşatilmasina özen gösterirse, bir çok insamn iş sahibi olacağina inaniyor.
Günümüzde daha çok Iran halılarının tutulduğunu söyleyen Bieber, asıil iyi halıların Türkiye'de olduğunu belirtiyor. Zira Türk halıları 1870 yıilına kadar herhangi bir zarar ziyan görmeden gelebilmiş. Iran ise daha 1820'li yıllarda Avrupa'dan gelen halı tüccarlarının istilasına uğramiş. Sentetik boyaların kullanılmasını yaygınlaştırarak, kendi evlerine uygun halıların üretilmesini dikte eden Avrupalılar, tabii renklerin kaybolup gitmesine sebep olmuş. Şu an aynı durumun Türkiye'nin başında olduğunu söyleyen Bieber, modern tüketim kültürünün geleneği öldürmeye devam ettiğinden yakınıyor ve "Atı alan Üsküdar'ı çoktaaan geçti." diyor Almancadan Türkçeye geçerek. Türkiye'de bu işleri üstlenebilecek zengin yok muymuş? "Ohooooo, hem de bir sürü var! Ama çoğu da neme lazımcı ve Türk kültürünün canına okuyor. Çünkü Türkiye'de parası olanın fikirleri yok. Fikirleri olanın ise parası yok."
Türk tekstil sanatının, özellikle halı sanatının geri kalmasının sebeplerinden birini de şöyle özetliyor Bieber: "Osmanlı arşivlerinde, dokunan halıların hiç birinin karton üzerinde çizilmiş bir örneğine rastlamak mümkün değil. Bir halının aynısını kağıda geçirlmiş örneği olmadan dokumak ise imkansız. Sarayda görevli dokumacı kadınlar, emekli olup köylerine döndüklerinde on yıllardır dokudukları örnekleri diğerierine aktarmiş ve gelenek bu şekilde devam edebilmiş. Ancak bu da nesilden nesle zaman geçtikçe desenlerin, motiflerin eski orijinal halinden uzaklaşıp başka şekiller almasına sebep olmuş. Bununla birlikte kilim sanatı bütün canlılığını ve üretkenliğini sürdürüyor. Hatta dokumacı kadınlar geleneksel motifleri kullanarak yepyeni, zamana sığmayan mükemmel eserler ortaya çikarabiliyor."
Bieber, Türkiye'de kültüre karşi ilgisizlikten yakınsa da, bu işe gönül vermiş insanların olduğunu biliyor. Adını ağzından düşürmediği Mevlevi dostu Konyalı usta Mehmet Girgiç'i misal gösteren öğretmen, keçe külahı imalatçısı olan bu dostunun, çok iyi halılar da ürettiğini, eserlerinin başta Amerika'da olmak üzere bir çok ülkede itibar gördüğgünü vurguluyor. Türkiye'nin diğer bölgelerinde, herhangi bir eğgitimi olmayan insanların onlara öğrettiklerini gönül gözüyle kolayca görüp anladığını söyleyen kimyager, "Zaten klasik eğitim burada duruyor; biz biyolog ve kimyager akademisyenler olarak kendimize bu köylülerin Selçuklu zamanından beri bu kadar harika renkleri nasıl gün yüzüne çikarabildiğini sorduk. Bu ph değeri, test çubuğu, termometre ile açıklanabilecek bir şey değildi. Nasıl, nasıl oluyordu da, 25 - 30 senelik bilimsel çalışmalar sonunda anladığım bu şeyleri yapabiliyorlardı ?"
Bieber'i bir biyolog olarak hayran bırakan noktalardan biri de, Türk kadınlarının halı dokumacılığındaki marifeti. Türk kadınlarında dokuma geni oldugunu söyleyen Bieber, Türkiye'de dokuma tezgahlannda karsüastigi kadmlann son derece zeki olduğunu belirtiyor. Bieber'e göre Türk kadınları, görsei bir zekaya sahip ve kağıt üzerindeki bir örneği daha görür görmez dokumaya başlıyor. Bu Avrupalı kadınlarda rastlanmayan bir durum.

Dahilerin dahisi Mevlana
Manfred Bieber şimdi 61 yaşinda. Würzburg'da bir lisede öğretmenlik yapiyor. "Moruk olduk artık ya!" dese de durmuyor. Sık sık Türkiye'ye gidiyor, Almanya'da halı sergileri tertip ediyor. Hayatının geri kalan kısmını Türkiye'de bir tatil köyünde geçirmeyi kesinlikle düşünmüyor. Çünkü o bir yörük! Türk halıları yanında Selçuklu mimarisini seviyor. "Selçuklu mimariyi getirdi, dokumacılığı getirdi, çeşitliliği, hoşgörüyü, dahilerin dahisi Mevlana'yı getirdi." diyor. Bieber'e göre, Selçuklularda mimarinin halıcılıkla ortak motifleri paylaıması her iki sanatın gelişmesine yegane katkı sağladı.
Dindar Müslümanları daha çok takdir ettiğini söyleyen Bieber, "Müslümanlar ne kadar çok dindar olursa, o kadar derin hoşgörüye sahip oluyorlar." tespitinde bulunuyor. Türkiye'nin geleneklerini hatırlamayı denediği ve aşağılık kompleksini bıraktığı takdirde her zorluğun üstesinden geleceğine inanıyor.